ARAŞTIRMACI YAZAR HÜSEYİN TOPUZ WEB SİTESİNE HOŞGELDİNİZ
   
  Araştırmacı-Yazar Hüseyin Topuz Web Sitesi
  Kitaplarımdan Örnekler
 

TENKİT ETMEYİP HOŞGÖRÜLÜ OLMAK

Hoşgörülü olalım, kimseyi tenkit etmeyelim, fakat tenkitleri de beklemeye hazır olalım.

Kişi, istediği herhangi bir şeye kavuşmaya doğru giderken, karşısına çıkan imtihan şartlarından birisi de hoşgörüsüzlük ve tenkitçiliktir. Bu aşılmadan da hiçbir zaman o şeye kavuşulması söz konusu değildir. Çünkü şu dünya hayatında herkes beğenilmek, sevilmek, başarıya ulaşmak, insanları tesiri altına almak, istenilen herhangi bir şeye kavuşmak istemektedir. Öyleyse hiç kimseyi tenkit etmeyip, bol bol hoşgörü (anlayış) göstermek lazım gelir. Şayet hoşgörü gösterilemiyorsa, hoşgörü göstermeyi denemek lazım gelmektedir. Deneye deneye alışılmakta ve hoşgörü gösterilmektedir.

Hoşgörülü Davranırsak Herkesi Yanımızda Buluruz

Hoşgörü (anlayış), insanları, mıknatısın demir tozlarını yaklaştırdığı gibi kendine yaklaştırır. Tenkitse leş gibi, deprem gibi, yangın gibi kendinden kaçırıp uzaklaştırır. Öyleyse hiç kimse tenkit edilmemelidir, fakat bol bol hoşgörülü (anlayış) gösterilmelidir.
Çevreye bir bakılabilmelidir. Sevilmeyen, beğenilmeyen, başarısız, mutsuz, insanları tesir altına alamayan istediği herhangi bir şeye kavuşamayan insanlar görünürse; işte bunlar tenkitçi, hoşgörüsüz (anlayışsız) kimselerdir. Kişi asla bunlardan olmamaya çokça gayret sarf etmelidir.

Tenkit (eleştiri), başkasının egosuna (benliğine) yapılan açık bir hakaret sayılmaktadır. Tenkidimiz doğru olsa bile, bu, karşımızdakini duygusal olarak yaralamaktadır ve onun derhal öfkelenmesine; genellikle nefrete, devamlı bir düşmanlığa sebep olmaktadır. Yapılan bir tenkit karşımızdakinin bilinçaltına yuvalanmaktadır. Bilinçaltı da tenkitçi kişiyi, her görülüşünde, her bahsedilişinde tenkit doğurup nefrete sebep olmaktadır.

Kendimizi ve başkalarını yönetmenin sırrı, tenkitin yapılmamasıdır. Bu sır hoşgörü (anlayış) olmalıdır.

Cenâb-ı Allah kutsal kitabımızda Peygamber Aleyhisselâtüvesselâm Efendimize hitaben:

“Ey Habib’im! Sen onlara müsamahalı (hoşgörülü) davranmasaydın, onlar seni terk edip giderlerdi.” (Al-i İmran, 3: 159.) buyurmaktadır.

Öyleyse beğenilmek, sevilmek, başarı ve mutluluğa ulaşmak, insanları tesir altına almak, onları tutmak, yönetmek isteniyorsa onları tenkit etmeyip bol bol hoşgörü (anlayış) göstermek lazım gelir. Basın mensubu olmam hasebiyle birçok mahkemenin oturumunu takip etmişimdir. Mahkemelerde hep suçlular kendilerini değil, davacıları suçluyorlardı. Ancak, yargıçlar davacılara değil, kendilerine ceza veriyorlardı. İşte akılsız insanlar bu şekil davranıyorlardı. Oysaki onlar davacıları değil de kendilerini suçlayıp pişmanlıklarını belirtselerdi, samimi ikrardan ve pişmanlıktan cezaları azalırdı. Belki de davacı davasından vazgeçer, onlar da kurtulurlardı. Öyleyse biz de başkalarını tenkit edip suçlayacağımıza kendimizi tenkit edip suçlasak daha iyi olmaz mı? Bizler birilerini tenkit etmek istediğimizde derhal o mahkemelerdeki suçluları hatırlayalım. Tenkitlerin aynaya hakaret etmeye benzediğini de unutmayalım, o hakaretin devamlı kendimize yansıyacağını aklımızdan çıkarmayalım.

Tenkit ederek yanlışını düzeltmeye çalışacağımız ya da kınayacağımız insanın, büyük bir ihtimalle kendini savunacağını, karşılığında bizleri suçlayacağını aklımızda tutalım. Öyleyse hiç kimseyi tenkit etmeyelim; ancak bol bol hoşgörülü (anlayışlı) davranalım.

Dolayısıyla ifade ederim ki, aşktan sonra en önemli sır hoşgörülü (anlayışlı) olmaktır. Bu sır içindir ki bir ömür boyu evliliklerini devam ettiren evliler ve bugün yüzlerce yuvaları tarumar olmuş aileler, hep bu hoşgörü ve tenkit sırrındandır. Bu sırrın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmam çok faydalıdır. Çünkü insanlara anlayışsızca davranarak, fikirleri zorla kabul ettirmeye çalışarak hiçbir zaman tesir yapılamamaktadır. Kendimizi onların yerine koyduğumuz, onların görüşlerini aldığımız ve onlara hak verdiğimiz ve de teklifimizi onların istediklerini temin etmelerine yardımcı olmak için onların gayelerine bakarak ifade edersek, işte bu kimseleri tesir altına almamamıza imkân ve ihtimal bulunmamaktadır.

İnsanları tenkit edip aşağılamazsak, onların yükselmemize, hayalimizde istediğimiz herhangi bir şeye kavuşmamıza daha istekle yardım ettiklerini görüp şaşırmamamız imkânsızdır. Bu da bizim başarıyla istediğimiz herhangi bir şeye kavuşmamızı sağlayacaktır.

[Araştırmacı Yazar Hüseyin Topuz - Mutluluk ve Başarının Sırları]

***

Müslümanlar Okumaktan Niçin Soğudular?

Muhterem Hüseyin Hocam, Müslümanlar okumaktan niçin soğudular? Cevaplarsanız çok memnun olurum baki selâmlar.
Ve aleykümselâm derhal cevaplayayım baki selâmlar.

Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbil âlemine vesselâtü vesselamü âlâ Resulina Muhammediv ve âlâ âlihi vessahbihi ecmâin

Bu sorudan anlaşılan; Müslümanların daha önce okudukları ve dünyaya eğemen oldukları, daha sonra okumaktan soğuyup bugünkü konumda olduklarıdır.

Evet, Müslümanlar okur, çünkü İslâm’ın ilk emri “اقْرَأْ” oku’dur.[ Alak Suresi, 96: 1]. Bu emre uyan Müslümanlar da okuyup dünyaya egemen olmuşlardır. Daha sonraları ise imanlar zayıflamış veya zayıflatılmıştır. Günümüzde ise İslâm’ın bu “اقْرَأْ” Oku emri amatör Müslümanlarca kitapta ve lafta kalmıştır. Bu emri bilenlerde de bir alışkı ve aldırmazlık meydana çıkmıştır. Ayrıca bilinçli olarak amatör Müslümanlar yetiştirilmiş, hâlihazırda da yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Yoksa Profesyonel Müslümanlar okumuyor sanılmamalıdır, nerede hakiki Müslüman görürsek hiç şüphesiz okumuştur ve okumaktadır. Amatör Müslümanlar ise ne yapacaklar okumayı, onların hepsi âlimdirler maşaallah(!) Çünkü âlim olmasaydılar fetva verebilirler miydi?!.. Fetvalarına bir bakalım; ne yapacaksın okuyup da, okuyanlar kafayı üşütüyorlar, okuyanlar işsiz geziyorlar ve benzer laflar (!...)

Misaller hakikatlerin aynasıdır kaidesiyle hakiki Müslümanların okuduğunu yaşanmış bir misalle göstermem faydalı olacaktır. Bir berber tanımaktayımdır, bu kişi aşağı yukarı 12 sene önce diğer berberler gibi sıradan biriydi, yaşı da 46 idi, günlük kazanıp, günlük yerdi-içerdi, vergisini, sigortasını bile ödeyememekteydi, ne olduysa oldu okumaya karar verdi, Açık İlköğretim Okuluna başladı. Bu arada berberliği bırakıp asgari ücretle kömür silosunda çalışmaya başladı; toz, toprak, duman bir vaziyette kömürlerin içinden adam boyu taşları 8 saat durmadan ayıklamaktaydı. Kolay mı? Üç sene sonunda ortaokul bitip liseye başladı, bu arada bilgisayar kursu aldı, ardından profesörün birinden bir yılı aşkın güzel konuşma ve yazma dersleri aldı, ardından lisans ve yüksek lisans tezlerinin yazımı için dersler aldı. Lise bitirip üniversiteye başladı. 8 saat o zor şartlar içerisinde işinde çalışmakta, evine gelmekte, derslerine çalışmakta, üniversite öğrencilerine tez yazmakta, dinlenme saatlerinde de kitaplar yazmaktaydı. Ertesi gün yine iş yerinde olmaktaydı. Günleri hep bu şekilde harcanmaktaydı. Üstelik bunu tanıyan bazı insanlar deli deyip alay bile ediyorlardı, o da bunlara gülüp geçip hedefine doğru adım atmaktaydı. En sonunda üniversiteyi bitirdi, işini de bitirdi, çünkü emeklilik dilekçesini verdi. Bugün üniversite mezunu, emekli ve onlarca tez yazmış, tez yazdığı şahıslar önemli mevkilerde görev yapıp ülkesine hizmet etmektedir. 75 adet kitabın da sahibidir. Henüz emekli olduğu için kitaplarını düzenlemektedir. Düzenleme işi sona erdikten sonra kitaplar yayınlanacak, ülke ve belki ülkeler çapında bir yazar olacak, belki de binlerce okura yol gösterip güzel bir örnek olacak.

Ben bununla devamlı konuşmaktayımdır, bu konuma nasıl geldiğini sorduğumda anlattı ki, televizyonda spor haberlerini seyrederken amatör futbolcu, profesyönel futbolcu diye konuşulmaktadır. Bu konum kafama takıldı ki, ertesi gün bir spor hocasına bunları sorup öğrendim, eyvah dedim!... Ben Müslümanım fakat amatör müyüm, profesyonel mi? İşin içinden çıkamadım, daha sonra doğruca İl Müftiliğine gittim. Bu konumu ifade ettim ve imtihan edildim, çok şükür amatör Müslüman olduğumu öğrendim. Çokları o imtihandan geçse amatör bile olamayacaklarını ifade etti ve Profesyonel Müslüman olmak için okumaya karar verip okudum dedi. Ben de o günden bu yana o terimleri kitaplarımda kullanıp ifade etmekteyim.

Peki, öyleyse koca İslâm dünyası amatör Müslüman konumuna nasıl geldi veya getirildi?

Tarihte Haçlı Seferleri’yle ele geçirilen İslam dünyası türlü zulümlere, daha sonra da Avrupa’nın maneviyeye özgü değil de, dünyaya özgü olan güçlerin her yönden kumpaslarına hedef konumuna geldi. Dolayısıyla onların pisliklerine özgü bir toplum meydana getirildi ve bununla da Müslümanlara üstün gelindi. Günümüzde, bunların bu pisliklerini temizleyemedikten sonra, İslam’a özgü yaşayışa dönmeleri, Kur’ân-ı, hayata hayat yapmaları, yeniden o muhteşem günlerine dönmeleri çok zor, üstelik imkânsız gözükmektedir. Çünkü Müslümanlara yaptıkları en büyük kumpaslardan biri onları, bazı aldatmalarla geçmişlerine ağız dolusu aşağılama yaptırdılar. Dinlerinden imanlarından soğuttular. Kur’ân-ı Kerim’in “اقْرَأْ” okuyun demesine rağmen bu emri unutturup okumaya karşı soğutmak şöyle dursun adeta düşman konumuna soktular ve bin yıllık kültürden uzaklaştırdılar.

Bu ifade edilenlerle çok kütü konuma gelen kuşaklar, günden güne biraz daha okumaktan uzaklaşmakta sanki cahil ve düşüncesiz bir çoğunluk konumuna sokulmaktadırlar. Çünkü okumayan çoğunluk düşüncesiz çoğunluktur. Düşüncesiz çoğunluk da çoğunluk değil, ancak bir yığındır. Buda: Bilgisiz, kimliksiz ve başkaları tarafından kullanılan bir çoğunluktur. Bu da bilinçli yapılmaktadır. Bu gidişle daha çok seneler de yapılacaktır.

Bugün Müslümanlar okumuyorlarsa, Kur’ân-ı Kerim’in “اقْرَأْ” Oku emrine karşı isyandadırlar demektir. Hiç şüphesiz bu isyanın cezasını dünyada gördükleri gibi âhirette de göreceklerdir. Dolayısıyla dünyalarının ve âhiretlerinin mamur olmasını istiyorlarsa tezelden okumaya başlamalıdırlar. Otobüste okumalıdırlar, durakta okumalıdırlar, uçakta okumalıdırlar havaalanında okumalıdırlar. Özet olarak nerede uygun ortam bulurlarsa orada okumalıdırlar.

Yeni Asya Gazetesinin imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular’ın bir mülâkatta verdiği cevap çok enteresandır. Demektedir ki; “Ben Risale-i Nurları anlamak için yolda giderken-gelirken dahi okumaktaydım, beni görenler kitaplı deli geliyor dediklerinden adım kitaplı deliye çıkmıştı…” Ne var ki, bugün onu bu işin uzmanlarına sorduğumuzda çok âlimi cebinden çıkarır cevabını vermektelerdir. Hatta okuduğu Risale-i Nur eserlerinin müellifi Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri Lemalar eserinde: “Bu eserlerin tamamını okuyan asrın hakikatli bir âlimi olur,” demektedir. Dikkatinizi celp ederim, üzerine basa basa ifade ederim ülkemizin değil ha, Asrın hakikatli bir âlimi olur demektedir.

[Araştırmacı Yazar Hüseyin Topuz - MÜSLÜMANLARA FAYDALI BİLGİLER-1]

***

Müslümanlar Bin Seneye Yakın Muhteşem bir Devir Yaşadılar. Ne Oldu da Bugünkü Konumdalar?

Muhterem Hüseyin Hocam, “Müslümanlar, 1000 seneye yakın muhteşem bir devir yaşamışlardır, ne oldu da bugünkü konumdalardır?” Cevaplarsanız çok memnun olacağım. Selâmlar.

Ve aleykümselâm, duralamadan cevaplayayım, çünkü sizin şahsınızda diğer okuyucularımı da cevaplamış olayım. Baki Selâmlar.

Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbil âlemine vesselâtü vesselamü âlâ Resulina Muhammediv ve âlâ âlihi vessahbihi ecmâin

Muhterem Hocam, malumunuz Müslümanlar, İslâmiyet’i yaşarken, 1000 seneye yakın muhteşem, bir devir yaşadılar. Büyük imparatorluklar kurup dünyanın en büyük devleti oldular. Sözü onlar konuştular, gündemi onlar hazırladılar. Adeta kurtlarla koyunlar bir arada yaşadılar. Çok zaman da zekât verecek insan bulamadılar.

Sonra ne oldu da bu konumdalar?

Misaller hakikatleri gösterir kaidesiyle bu sorunun cevabını yaşanmış bir misalle vermem faydalı olacaktır. Çünkü bu misal, konumuza ışık tutacaktır. Malumunuz devrimler ya tepeden ya da tabandan yapılır. Tepeden yapılan devrimler tutmamaktadır, tutsa da devamlı olmamaktadır. Çünkü bir binanın temeli sağlam değilse, duvarları ve çatısı altından yapılsa, o binanın ayakta kalmasını sağlayamayacaktır. Ancak temelin sağlamlığı kadar ayakta kalacaktır, temel gidince bina da son bulacaktır. Buna göre, bir berber tanımaktayım, bu kişi aşağı yukarı 12 sene önce diğer berberler gibi sıradan biriydi, yaşı da 46 idi, günlük kazanıp, günlük yerdi-içerdi, vergisini, sigortasını bile ödeyememekteydi, ne olduysa oldu okumaya karar verdi, Açık İlköğretim Okuluna başladı. Bu arada berberliği bırakıp asgari ücretle kömür silosunda çalışmaya başladı; toz, toprak, duman bir vaziyette kömürlerin içinden adam boyu taşları 8 saat durmadan ayıklamaktaydı. Kolay mı? Üç sene sonunda ortaokul bitip, liseye başladı, bu arada bilgisayar kursunu bitirdi, ardından profesörün birinden 1 yılı aşkın güzel konuşma ve yazma dersleri aldı, ardından lisans ve yüksek lisans tezlerinin yazımı için dersler aldı, lise bitip üniversiteye başladı. 8 saat o zor şartlar içerisinde işinde çalışmakta, evine gelmekte, derslerine çalışmakta, üniversite öğrencilerine tez yazmakta, dinlenme saatlerinde de kitaplar yazmaktaydı. Ertesi gün yine işine gitmekteydi. Günleri hep böyle geçmekteydi. Üstelik bunu tanıyanlar deli deyip alay bile ediyorlar idi, o da bunlara gülüp geçip hedefine doğru devam ediyor idi. En sonunda üniversiteyi bitirdi, işini de bitirdi, çünkü emekliliği geldi. Bugün üniversite mezunu, emekli ve onlarca tez yazmış, tezini yazdığı şahıslar önemli mevkilerde görev yapıp ülkesine hizmet etmektedir.

Şimdi size bir soru; bu bir kişi, ne var ki, ona deli deyip gülenler binler, üstelik okulda okurken öğretmenler dahi memur değilsin, amir değilsin, bu yaşta okuyup da ne yapacaksın deli misin sen demekteydiler. Hakikaten buna deli diyenler mi deli, yoksa bu mu deli?

İkinci bir misal daha, tamir zordur fakat tahrip kolaydır kaidesine göre, kâfirler ve münafıklar tahripkâr olurlar. Müslümanlar da tamirci olurlar.

Meselâ, on kardeşlik zengin ve mutlu bir ailenin mutsuz yapılması plânlansa nasıl mutsuz yapılır? Oğlanların bazıları uyuşturucuya alıştırılır, kızları varsa ayartılır, gelinleri yoldan çıkarılır, oğlanların bazıları zamparalığa alıştırılır, bazıları içkiye alıştırılır, bazıları da kumar illetine alıştırıldı mı sonuç tamamdır. Çünkü o mutlu ve zengin aile perişan bir konuma gelmesine hiçbir engel kalmamıştır. Bu konumu ülke ve ülkeler bazında ele alırsak, sonuç; o ülke ve ülkeler bu günkü konuma gelmemesine hiçbir neden kalmamıştır.

Dolayısıyla o aile hakiki İslâm’ı bilseydi, bunların hiç birine sürüklenmezdi ve perişan bir konuma düşürülmezdi. Dolayısıyla o ülke ve ülkeler de hakiki İslâm’ı devam ettirebilselerdi 1000 seneye yakın değil kıyamete kadar devam ederlerdi.

Az önce ifade edildiği gibi tahrip kolay olur kaidesince, Müslümanlar dünya devleti olarak 1000 seneye yakın hüküm sürdürürken, “su uyur düşman uyumaz” atalar sözü iktizasınca düşmanlar boş durmamışlardır. Çünkü Müslümanların perişan olması için elden ne gelirse yapmışlardır. Plânlar üstüne plânlar. Düşünmüşler taşınmışlar, Müslümanları ayakta tutan değerlerin ne olduğunu araştırmışlar. En sonunda bulmuşlar. Müslümanları ayakta tutan en büyük değerin Kur’ân-ı Kerim olduğunu anlamışlar. Ya Kur’ân-ı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız.

Kur’ân-ı Kerim’i ortadan kaldırmak ne mümkün. Çünkü Cenâb-ı Allah Kur’ân-da:
“Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.”(Hicr Suresi, 15: 9.) diye vaat buyurmaktadır.

Öyleyse onları bundan soğutmalıyız. Kolay mı, kolay değilse yavaş yavaş, acele yok, yalancıktan Müslüman olmuşlar, bazılarını camilere imam yapmışlar, bazılarını muallim yapmışlar, bazılarını kuyumcu yapmışlar, bazılarını tacir yapmışlar, ithalatı ve ihracatı ellerine geçirmişler. Kurumlar kurmuşlar para ellerinde, orduya öğrenci sokmuşlar, paşa olanları bile var, medresede âlimleri var. Basın ellerinde, hala sabra devam, en sonunda 2. Abdulhamit devrine gelinmiş, (kısa olarak ifade ediyorum) iç ve dış düşmanların kötü emelleri yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamış, padişah evliya olmuş, taban bozulduktan sonra kaç para eder. Benim şu kısacık anlatmaya çalıştığım olayları, asrımızın müceddidi Bedîüzzaman Hazretleri çok iyi analiz ettiği için, ülkenin uçuruma gitmemesi için o padişaha akıl verip yol göstermeye çalışmış. Ne var ki, deli diye tımarhaneye attırılmış.

Sonunda padişaha meşrutiyeti zorla ilan ettirip meclisi açtırmışlar. Kendi adamlarından meclise mebus yollamışlar.

Fakat ipler yine müminlerdedir. Hürriyete geçildi ya, meyhaneler, kumarhaneler, sinemalar, daha bilmem neler neler hep faaliyettedir... Böylece Müslümanların hâkimiyetine son verme zamanı gelmiştir. Çünkü plânlar çantadadır. Hani günümüzde kurtarıcılar var ya; 27 Mayıs, 12 Eylül, yakın zamanda da 28 Şubat olduğu gibi, o günde de kurtarıcılar çıkmış padişahı al aşağı edip ülkeyi kurtarmışlar, nasıl kurtardılarsa(!...)

Geliniz hep beraber dua edelim de Cenâb-ı Allah bizi önce şu kurtarıcılardan kurtarsın. Âmin.

Sonuç bugünkü konuma gelip dayanmışız.

Az önce ifade ettiğim hakikatleri Bedîüzzaman Hazretleri: “Milletimin imanını selâmette görsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım,” deyip ilham-ı İlâhî olarak o zor şartlarda Risale-i Nur Külliyatı’nı kaleme almış ve hizmete başlamış. Hizmet bir kar tanesi iken günbegün âdeta bir çığ konumuna gelmiş, kendi vefatından sonra da hizmet devam etmiş. Fakat bu hizmet 12 Eylül ihtilalinde parçalanmış. Kurtarıcılar boş durmamaktalar. Çünkü bu hizmette olanlar, ülkeyi batırmak istiyorlar, ülkeyi bunların elinden kurtarmak lazım(!) Fakat nasıl, zorla güzellik olur mu? Bu hizmet cemaatinin ileri gelenlerinin kimilerini parayla, kimilerini tehditle korkutarak bu cemaati parça parça yapmışlar. O liderlerin peşlerinden gidenler hakikaten Risale-i Nur Küliyatı’nı okusalardı, okuyanlar da anlasalardı, cemaat parçalanır mıydı?

Bedîüzzaman Hazretlerinin şöyle bir sözü vardır; “Bir sözü benim sözüm olduğu için almayınız, mihenge vurunuz altın çıktıysa kalpte saklayınız değilse üzerine gıybeti de ekleyerek bana yollayınız,” buyurmaktadır.

Öyleyse o eserleri kendimiz okumamız, anlamamız, aklımızı cemaat liderlerin cebine koymamamız lazımdır.

Ancak bu hesap, cemaati bölenlerin hesabıdır, fakat Cenâb-ı Allah’ın hesabını bilen bulunmamaktadır. Çünkü O, er veya geç nurunu tamamlayacaktır. Dolayısıyla o liderlerin peşlerine takılanlar, tahsillerini tamamlayacaklardır, yani Risaleleri tam olarak anlayacaklardır. İşte o zaman cemaat birliği sağlanacaktır.

Şayet Müslümanlar, tekrar eski muhteşem günlerine kavuşmak istiyorlarsa ki, istiyorlardır, öyleyse Kur’ân-ı Kerim hazinesinin anahtarı ve kılavuzu olan Risale-i Nur Külliyatı eserlerini hiç durmadan, yılmadan okuyup anlamak, hayatlarında yaşamak, yaşadıklarını başkalara gösterip numune-i imtisal olduklarında, hem dünyaları, hem de âhiretleri kurtulacaktır.

[Araştırmacı Yazar Hüseyin Topuz - MÜSLÜMANLARA FAYDALI BİLGİLER-1]

***

Avrupa Siyasetinin Müslüman Ülkelere Karşı Şeytana Özgü Çeşitli Kumpasları ve Bu Konumdan Kurtuluş Çaresi

Muhterem Hüseyin Hocam, “Avrupa siyaseti, Müslüman ülkelere karşı şeytana özgü çeşitli kumpaslar çeviriyor deniyor, doğruysa bu konumdan kurtuluş çaresi nedir?” Bizi bu konuda aydınlatırsanız çok seviniriz. Selâmlar.

Ve aleykümselâm derhal cevap vereyim, sizin şahsınızda diğer okurlarımı da sevindireyim. Baki selâmlar.

Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbil âlemine vesselâtü vesselamü âlâ Resulina Muhammediv ve âlâ âlihi vessahbihi ecmâin

Avrupa siyasetinin Müslüman ülkelere karşı şeytana özgü çeşitli kumpaslar çeviriyor deniyor değildir, hiç şüphesiz öyledir. Çünkü programı onlar hazırlar, Müslüman ülkelere de bunu uygulatırlar. Yani onlar çalarlar, Müslüman ülkeler de oynarlar, oynatırlar. Onlar kendi ülke insanlarını oynatmıyorlar mı, onları da oynatıyorlar. Fakat onlar için fark etmiyor, çünkü onlar maneviyatı bilmedikleri için bunu cennet sayıyorlar. Fakat Müslüman ülkeler için çok şey fark ediyor, çünkü onlar maneviyatı bildikleri için cehennem saymaktadırlar.

Avrupa siyaseti, ahrete özgü değil dünyaya özgü görüşün ismidir. Ben Avrupa siyaseti derken bildiğimiz kıtalardan Avrupa’yı ifade etmemekteyimdir. Müslüman ülkelerin dışındaki ülkeleri yöneten siyaseti ifade etmekteyimdir. Bütün bu ülkelerde, âhirete özgü değil dünyaya özgülük en önemli konu, en birinci hedef olmaktadır. Bu bakımdan günümüzde bütün dünyaya özgü görüşlere, Avrupa siyaseti gözüyle bakmaktayımdır. Aslında Sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhissalâtüvesselâm da İslâm’ı ayrı millet, İslâm dininin dışındakileri de ayrı bir millet olarak saymaktadır.

Avrupa siyaseti görünüşte iki süper gücün hâkimiyetindeydi. Bunlardan biri Amerika, diğeri de Rusya idi. Amerikan’ın perde arkasındaki güç Masonizm, Rusya’nın da perde arkasında güç de Siyonizm idi. Çok iyi araştırırsak anlayacağız ki Komünizmin fikir babaları olsun, devrim liderleri olsun hep Yahudi kökenliydi. Orta Doğudaki kurulan baas rejimleri hep Rus destekli idi.

Hristiyanların dindar ruhanileri ile Hazret-i Mehdi’nin tabileri tarafından din yayılıp ataizim yani kominizim çökertildi. Dolayısıyla Rusya yıkılınca bu baas diktatörleri kime sığınacaklardı? Tabiî ki Amerika’ya sığınacaklardı. Ve Amerika’ya sığınmışlardı. Mecburen demokrasiyi tatbik etmek zorunda kalmışlardı. Demokrasi tatbik edilirse İslâm galip gelecekti. Gidişat da hak dinlere doğru idi. Çünkü hak din olan İslâmiyet hakkıyla tatbik edilirse dünya tamamıyla Müslüman olacak idi. Dolayısıyla maddeye özgü rejimler çökecekti. Bu konum Avrupa siyaseti için hiç de iyi değildi. Buna bir çözüm yolu bulmak lazım idi. Ve buldular da! Bu çözüm yolu İslâm dünyası idi. Siyonistler daha kurnaz davranıp güya dindarlara destek verip onlardan göründüler, saf dindarları da kandırdılar. Arap Baharı diye bir yalan uydurdular ve bütün dünya Müslümanlarını kandırdılar. Bana kalırsa daha da çok kandıracaklar. Yani siyasal İslâm’ı iktidar yaptılar ve daha da yapacaklar. Bütün bu oynanan oyunlar hep demokratların önünü kesip hakiki İslâm’a engel olmaktı. Çünkü hakiki İslâm demokrasi ile egemen olacaktı. Çünkü asrın müceddidi ve mehdisi siyasal İslâm’ın değil demokrasi taraftarıydı. Ve kendisi bizzat Demokrat Partiye oy vererek ispatlamıştı. Bunu da Siyonistler çok iyi anlamışlardı. Onlara hak vermemek elde değil, çünkü hâşâ ben de onların yerinde olsam onlar gibi davranırdım. Ne yazık ki saf Müslümanlar anlayamamışlardı. Bunları da suçlamak elde değil. Çünkü ben de onlar gibi çok kandırıldım. Araştırmacılık ruhunu kazandım da artık kandırılmamaktayım.

Görünüşte Komünizmin çöküşüyle Rusya’nın geri plânda kaldığı görülmektedir. Şimdi ise görünüşte ipler A.B.D’nin elindedir. Yine aynı senaryolar, perde arkasında yine Siyonistlerdir. Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, İslâm Ülkelerinde de bu politik görüş egemenliğini sürdürmektedir. Arap Baharıyla Orta Doğudaki Müslüman ülkeler ne konuma getirilmiştir. Mesela yakın tarihte 11 Eylül 2001 de Amerika’da İkiz Kuleler eş zamanlı iki tane uçakla imha edilmiştir. Bu imhada 3000 kişi hayatını kaybetmiştir. İşin enteresan yönü ise o patlamada bir tane dahi Yahudi ölmemiştir. Çünkü o gün orada çalışan Yahudilerin tamamı izinlidir. Orada ölenler ise öldükleriyle kalmışlardır. Bu şekilde dünya kandırılmıştır. Çünkü bu kulelerin yıkılmasını güya Müslüman Usame Bin Laden planlamıştır. Oysaki bu Usame Bin Laden Müslüman olmayıp Siyonist ajanıdır. Bunu da kimse anlamamaktadır. Bu şekilde İslam’ın dışındaki insanlar Müslümanlara düşman olmuşlardır. Müslümanlar ise sevinçlerinden göbek atıp oynamışlardır. Peki, bu olaydan kim kârlı çıkmıştır? Kârlı çıkan hiç şüphesiz Amerika’dır.

7 Ekim 2001 de Amerika Afganistan’a saldırır. Niye saldırır? Güya orada İkiz Kulelerin imhasının planlayıcısı Usame Bin Laden bulunduğu iddiası vardır. Aslında hedef İslamiyet ve çıkar savaşıdır. Çünkü Afganistan’da Şeriat ve Hürmüz Boğazı vardır. Buraya saldırılmakla İslâm’ı yıkacak ve Hürmüz Boğazı’nı alacaktır. Hürmüz Boğazından Dünya Petrollerini Avrupa’ya sevkiyat yapacaktır. Çünkü orada Rusya vardır, Çin vardır, Hindistan vardır. En tehlikelisi de İran vardır. 11 Eylül yalanıyla dünyanın gözünü boyayıp bu Hürmüz Boğazı’nı aldılar.
Sonra 2 yıl sonra kimyasal silahlar var yalanıyla Irak’ı kuşattılar. Hatırlarsak Buşlar’ın, Baba ve oğul Buş’ların bir sloganı var idi; Yenidünya Düzeni. Bu da parçala ve yönet demekti. Yine bu düzenin arkasındaki güç hiç şüphesiz Yahudilerdi. Ve Irak’ı da işgal etmişlerdi. Artık (Bop) Büyük Orta Doğu projesi gündemdeydi. Haritalar çizildi. Planlar tatbike geçirildi. Bu haritalar ehl-i insaf tarafından basında yazıldı çizildi. Bu projede Kürdistan kurulması ve İsrail’in genişletilmesi vesaire yer almakta idi. Bunu da hatırlarsak Amerikan’ın dış işleri bakanı açıklamış idi. Ve A.K.P. Genel Başkanı Tayip Erdoğan da çok yerde bu projenin eşbaşkanıyım demişti.

Şimdi şurada başımızı iki elimizin arasına alıp bir düşünmemiz gerekmez mi? Demokrat iktidar işbaşında iken bunların olması mümkün mü idi? Ve olmuş mu idi? Hiç şüphesiz mümkün değildi. Sonuçta ne olmuş idi? 28 Şubat post model darbesi ile Demokratlar iktidardan uzaklaştırılmış idi. Ve önümüzdeki seçimde eşbaşkanın A.K.P’si iktidar yapılmış idi. Sonuçta bugün Arap ülkelerinin perişan vaziyetleri. Ve gelinmek istenen nokta ne idi? Büyük Orta Doğuda siyasal İslam’ın göstermelik din anlayışıyla Müslümanların kandırılmasıdır. Ve İslam’ın gelişine engel olmaktır. Tabiî ki yine perde gerisinde Siyonistler bulunmaktadır. Hiç şüphesiz bu Siyonistlerin hesabıdır. Fakat Cenâb-ı Allah’ın hesabını bilen bulunmamaktadır. Çünkü Cenâb-ı Allah vaat etmiş hiç şüphesiz nurunu tamamlayacaktır. Ve tamamlanmaya da başlanmıştır. Bu ifadeye çalıştığım İslâm adına müjde olmaktadır.

Dolayısıyla bugün Rusya’da da dine özgü düşünceye izin verilmeler başlamıştır. Hacca vatandaş yollamaya kadar da olsa bir izin vardır. Semalarında minarelerin yükselişi ve kiliselerin açılması da bunun en açık göstergesi olmaktadır. Bu gidişle, Cenâb-ı Allah doğrusunu bilir, gün gelecek topyekûn dünya Müslüman olacaktır. Bu dediğim müjde de tahakkuk etmeye başlamıştır. Koşar adımlarla İslâm’a yaklaşmaktadır. Misal mi istersiniz, Rusya devlet istatistiği her altı kişiden ikisi Müslümandır. Rusya’nın bütün bölgelerinde camiler açılmıştır, açılmaktadır ve açılacaktır. Rusya’da İslamiyet 2. din sayılmaktadır. Özbekistan’da 5.000 cami vardır. Moskova’da 500 kişilik Merkez Camiinde Cuma günü Cuma namazı kılınmaktadır. İslam’a özgü açıdan bütün dünyada da aynıdır.(1)

Geçmişte Müslüman ülkeler devamlı haçlı zulmüne maruz kalmıştı. Şimdi de haçlıların yerini Siyonistler aldı. Yukarıda ifade ettiğim gibi, bunların görüşü âhirete özgü değil dünyaya özgü olmaktadır. Onlar için dine özgü düşüncelerin hepsi önemsiz konulardır. Onların amaçları hep çıkarcılıktır.

Müslüman ülkeler asırlarca zulüm görmüş ve mağdur bırakılmıştır. Çünkü Avrupa, Haçlı Seferleri düzenleyerek Müslüman ülkeleri işgal etmiş ve sömürmüştür. Şimdi de soğuk savaş şeklinde benzer sömürüyü devam ettirmektedir. Yoksa Libya'da, Mısır’da, Pakistan’da, Irakta, Afganistan’da bunların ne işleri vardır?! Bunlar girdikleri yerleri yağmalamış ve ayrılırken de zihniyetlerine özgü adamlarına bırakıp öyle ayrılmaktalardır.

Bu anlattıklarım ancak günümüzde yaşanmamaktadır. Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamit Hân zamanında da bugünkü baskılar aynen bulunmaktadır. Ondan dolayıdır ki Sultan Abdülaziz, donanmasını kullanamamaktadır. Ayrıca Ruslarla savaş konumunda bulunan, bu savaşını kırk yıl devam ettiren Kafkas Kartalı Şeyh Şamil'e yardım ulaştıramamaktadır, ulaştıramayacaktır da, çünkü görünüşte güçlü bir donanması bulunmaktaydı, fakat bu donanma büyük devletlerin baskıları sebebiyle Kara Deniz’de manevra bile yapamamaktaydı. Onun içindir ki şimdi Kafkasya halkında Osmanlı’ya karşı bir dargınlık bulunmaktadır. Osmanlının bu konumu onların kalbinde sahip çıkmazlık sanılmaktadır.

Ruhumu yaralayıp hasta eden materyalist felsefenin virüslerini iman nurlarıyla tedaviye çalıştığım 1975 senesinde Kafkas kökenli bir tarih öğretmeninin Abdülaziz Han’a hakaret dolu olarak; işte satılmış ve Şeyh Şamil’e yardım yollamamış, şayet yollasaymış Şeyh Şamil galip gelecekmiş. Bugün Rusya diye bir devlet olmayıp Kafkasya olacakmış… İşin aslını astarını bilmeden o öğretmene hak verip o günkü padişaha küfürler edip öfkeyle dopdoluydum. Araştırmacılık ruhunu kazandığım zaman işin aslını öğrenince ağlaya ağlaya Cenâb-ı Allah’tan af diledim ve o padişahlara Fatihalar yolladım.

Hiç şüphe yok ki, o öğretmen yanılmaktaydı veya öyle sanmaktaydı. Çünkü konu hiç de onun sanısı gibi olmamaktaydı. Osmanlı donanmasının Haliç’ten hareket etmesi akıldan uzak bulunmaktaydı. Çünkü muhali talep delilik sayılmaktaydı. Dolayısıyla o gün donanma hareket etmiş olsaydı Pusuda bekleyen Avrupalılar, bize o gün saldıracaklar, ileride olacak olan dünya savaşını başlatmış olacaklardı. O gün Kafkas Kartalı Şeyh Şamil yalnızca Ruslarla savaşmaktaydı, fakat Osmanlı bütün Avrupa ile savaşacaktı. Hakikaten Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamit’in uyguladıkları ileriye dönük strateji bu savaşın olmasını bir zaman daha önlemiş oldu. Yoksa daha sonraki satılmış hainlerin ihanetleri olmasaydı, hiç şüphesiz onların uyguladıkları ileriye dönük strateji dünya savaşına kadar devam edecek, o savaşta tek galip devlet Osmanlı olacaktı. Ne yazık ki günümüzde de olduğu gibi 1960’ta kurtardılar, 12 Mart Muhtırasıyla kurtardılar, 12 Eylül’de kurtardılar, 28 Şubatta kurtardılar ya (!...) o gün de bir kısım ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeyen kurtarıcıların ihanetleri ve makam hırsları o büyük Osmanlı Devletinin yıkılmasına ortam hazırladı. Daha sonra da o kurtarıcılar çeşitli ülkelerde öldürüldüler ya her neyse şimdi geçelim bunları. Geliniz hep beraber dua edelim de Cenâb-ı Allah bizi önce şu kurtarıcılardan kurtarsın. Âmin!

Avrupalı bizi kendi tarihçilerinin yazdıklarıyla tanımaktadır. Çünkü onlar bizi nasıl tanıtırlarsa, Avrupalı bizi öyle tanıyacaktır. Bir Avrupalının Müslümanlar hakkındaki görüşlerini araştırıp öğrensek, alacağımız bilgiler şaşırtıcı olacaktır. Sonuçta onların bizler hakkında iyimser olmadıkları anlaşılacaktır. Avrupalı, bizi araştırma ihtiyacını duymadan, yanlış öğretilen bilgilerle aldatılmaktadır. Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin, “Biz İslâm’ın güzel ahlâkını fiillerimizle gösterseydik diğer dinlerin tabileri gruplar konumunda İslâmiyet’e dâhil olacaklardır” deyişi çok yerinde olmaktadır.

Buna izafeten dün Avrupa’ya gidenler Bedîüzzaman’ın ifadesiyle hakikaten İslâm’ı bilselerdi ve onun ahlâkını fiilen gösterselerdi, o dinlerin tabileri gruplar konumunda İslâm’a dehalet edecekleri inancı bende çok kuvvetli olmaktadır. Ve Rabbime çok şükür olsun ki, bu da olmaya başlamıştır.

Günümüzdeki Müslüman ülkeler, dünya gündeminde aldatılan Avrupalı ve aldatan Avrupa siyasetinin zulüm ve yalanları karşısında bulunmaktadır. (Amerika’daki ikiz kulelerin numaradan yıkılması konumuza ışık tutup misal olmaktadır.) Bu ifade edilenleri önemsemeyip inkâr etmeleri de bence kendilerini kandırmaktır. Müslüman ülkeler, Avrupa siyasetinin onları her yönden ablukaya aldığı bir zamanda yaşamaktadır. Böyle bir zamanda, hiçbir şüphe yok ki, onlardan insana özgü bir davranış beklemek, imkânsızı istemektir, bu da deliliktir. Çünkü hiçbir zaman onlardan insana özgü bir davranış görmek mümkün değildir. Bu konuda tarih tekerrürden ibarettir kaidesince geçmiş-geleceği tam olarak gösterip yansıtmaktadır. Onlardan görecekleri davranış, her açıdan geçmişteki görülenlerinin aynısı olacaktır. Çünkü onlar güçlü oldukları zaman daima Müslüman ülkelere zulüm yapacaklardır.


Kur’an’a Sahip Çıkılmazsa Zulüm Çekmeye Mahkûm Olunacaktır

Avrupa siyaseti Müslüman ülkeleri zulümler çekmeye mahkûm etmiştir veya deveye diken hesabı Müslüman ülkeler, bu zulümleri kendilerine rahmet sayıp şükür etmişlerdir. Evet, Müslümanlar tebliğ vazifelerini bu şartlar içerisinde yapacaklardır ve insanca ve Müslümanca yaşamaya çalışacaklardır.

Hemen itiraf edeyim ki Müslümanlar, dünyaya egemen oldukları devirleri yaşamamaktalardır. Bugün karşılarında, onları ezip sömürmek için her türlü kumpası; medyalarıyla, paralarıyla, yani her şeyleriyle helâl sayan öyle koyun postuna bürünmüş kurt güçler bulunmaktalardır ki, bu kurt güçler arasında İslâm’ı yaşamaları mümkün olmamaktadır. Sebepler açısından bu kurt güçler karşısında İslâm’ı gizli yaymalarına, zaruret bulunmaktadır. Çünkü bu şartlarda yürürken, Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin ifadesiyle “sırran tenevveret” ve iman hakikatleri ile müsbet hareket etmeleri lazım gelmektedir. Aksi konumda kendi kendilerini lüzumsuz yere yok edecekler ve “sırran tenevveret ve müspet hareket” düsturunun tokadını yiyeceklerdir. Dünyada sürünecekler, âhirette de bunun hesabını vereceklerdir. Bugünkü İslâm ülkeleri buna şahit değiller midir?

Hem bilinmelidir ki bu şartlar içerisinde açıktan İslâm’ı yaşamak ve yaymak mümkün olmamaktadır. Hem de “Sırran tenevveret ve müspet hareket” düsturu uygulanmazsa (yani gizlilik prensibi ve olumlu davranış) karşı cepheye koz verilmiş olunacak yani uyuyan yılan uyandırılmış olunacaktır.

Bu ifadelerime kendi sağduyulu akıllarıyla bakanlar hak vereceklerdir. Bakmayanlar ise, buna ödün diyeceklerdir, taviz diyeceklerdir. İşin sırrını anlayamayan fakat iyilik yaptım zannıyla kötülük yapanlar da ve Avrupa siyasetinin maşası olup Müslüman görünenler de münafıklık diyeceklerdir. Ben de onlara Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin ifadesiyle “sırran tenevveret ve müspet hareket” diyeceğimdir. Bu düstura Kur’ân-ı Kerim “Telattuf” demektedir. Bu düsturlar hakkında birbirimize daima dualaştığımız Zonguldaklı Celal Okumuş isminde çok sevdiğim bir kardeşim vardır. Bakınız ne diyor:

“Hüseyin Hocam, biz bu “Telattuf!” ve “sırran tenevveret ve müspet hareket” düsturunu çoğumuz bilemedik, bilenlerimiz de unuttular, zalimler zulmünü arttırdılar. Hem biz mücevherleri kuyumculara değil de pazardakilere satmaya çalıştık.

Dolayısıyla pazardakiler de ‘Böyle mücevherlerin pazarda ne işi var, bunlar kuyumculara satılması lazım gelirdi’ deyip sahte olduğuna hükmedip şüpheyle baktılar…” deyip çok güzel bir açıklama getirmektedir.

Öyleyse günümüzde Müslümanlığa sahip çıkanlar bu düsturlara uymak konumundadırlar. Çünkü kendileri çok duyarlı bir zamanda bulunmaktadırlar. Hem bu düsturlara uymak noktasında sağduyu sahibi bütün Müslümanların çok, ama çok dikkat etmeleri lazımdır ki, ihmale ise asla tahammülü bulunmamaktadır. Yoksa tokatlarını bütün İslâm dünyasının yemesi de söz konusu olacaktır. Hem yine bilinmelidir ki bugünkü konumumuzdan ise bizi ancak bu düsturları uygulamamız kurtaracaktır. Çünkü istediğimiz hedefe de bu sayede ulaşmamız mümkün olacaktır. (Yoksa Davas’ta olduğu gibi saf Müslümanları kandırmak için numaradan kafa tutmakla olmayacaktır.)
İstediğimiz konuma geldiğimiz zamanda ise, kendimizi açığa vurmamız uygun olacaktır. Henüz böyle bir konum mevcut değilse, yani bir tarafta darmadağın Müslümanlar, beri tarafta çeşitli kumpaslarla Müslümanları avutan egemen olan kurt güçler söz konusu ise, böyle bir konumda kendimizi açığa vurmamız perişanlık olacaktır. Dolayısıyla da bütün İslâm dünyası adına tam bir felâket sayılacaktır. Çünkü felakete uğradıktan sonra yeniden toparlanmamız çok daha zor olup çok zaman alacaktır.

Demek ki bir tek şey kalmaktadır:
“Sırren tenevveret” diyerek düşmanlarımızdan saklamalıyız. Ve “müspet hareketle” davranmalıyız.
Son bir hatırlatmayla şunu da eklemekte fayda görülmektedir: Biz, ülkemizde idare eden ve edileniyle, hayata özgü bütün müesseselerde istenilen konuma ulaşsak ve her şey istenilen seviyeye gelse de Avrupa siyasetinin böyle bir konum karşısında, eli kolu bağlı kalacağını sanmaktaysak, Avrupa siyasetinin, dünden bugüne adımıza çevirdiği kumpasları bilmemekteyiz demektir. (Afganistan buna misal olarak yetmemekte midir?)

Bu ifade edilenlere göre şu anda karamsar bir tablo çizdiğim anlayışına kapılmamak lazımdır. Biz istesek de istemesek de yukarıda ifade edilenlerden başka bir yol bulunmamaktadır. Bulanlar olursa beni uyarsınlar vallahi ve billahi ellerini-ayaklarını öpeceğimden şüphe duymamaları lazımdır.

Şimdi sorulan sorunun son kısmını ele alalım.
Avrupa siyasetinin Müslüman ülkeler üzerinde çeşitli kumpaslar çevirme konumdan kurtuluş çaresi nedir?

Kurtuluş çaresi şudur: Sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhissalâtüvesselâm mübarek hadisleriyle kurtuluş çaresinin yolunu göstermektedir.
Demektedir ki, “Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir” (2)

İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubat kitabında bu hadis-i şerife dayanarak: “Asrın müceddidine uyan kurtulur,” demektedir.

Öyleyse ne yapacağız, her şeyden önce asrımızın müceddidini bulacağız. Şimdi burada akıllara şöyle bir soru gelebilir: Her cemaat kendi şeyhini, kendi liderini müceddid kabul etmekte, buna ne dersiniz, denilebilir?

Evet, çok haklısınızdır ve dediğiniz de çok doğru olup yerinde olmaktadır. Ben de derim ki, müceddid bir tane olur onlarca olmamaktadır. Çünkü Sevgili Peygamberimiz az önce ifade ettiğim gibi, “Cenâb-ı Allah her yüz senede bir tane müceddid gönderir” demekte, onlarca gönderir dememektedir. Aklın yolu birdir, onlarca değildir ve 2x2=4 edip, 8 etmemektedir.

Demek ki, her şeyden önce 2x2=4 eder kesinliğinde asrımızın müceddidini bulmamız lazımdır. Bana sorarsanız siz buldunuz mu diye. 1973 senesinde materyalist görüşte olduğum zaman Risale-i Nurları tanıdığımda anlayamıyordum. İstanbul Teşvikiye’de bir dershanenin duvarında asılı bir tabloda yukarıda ifade ettiğim hadis-i şerifi okudum. Orada bulunan Dershane Vakfı İzmirli Eyüp Ekmekçi Ağabeye doğru mu diye sordum, “evet, doğru ve inkârı küfür” dedi. Karar verdim ben müceddidi bulursam kurtulacağım. Tekrar o ağabey de Bedîüzzaman Hazretlerinin müceddid olduğunu ifade etti. Semtimizdeki cami imamımız da başka birinin müceddid olduğunu söyledi. Bir başkası da bir başkasını, bir başkası başkasını, sizin de ifade ettiğiniz gibi müceddidler 10’lara çıktı. 15 sene müceddidi aradım durdum, gezmediğim cemaat kalmadı, tarikatlar da dâhil. Hocanın birisi derin devletin Risaleleri değiştirdiğini, bizim gibi safların da kandırıldığını ifade etti. Bunu ifade eden de bir imamdı. Rahmetli Tahir Mutlu Ağabey de o zamanlar sağdı, ona sorduğumda kesinlikle değişmediğini ifade etti. Ben yine bu hocaya gelip hiçbir değişiklik olmamış dedim. “Tahir Ağabeyinin ismet sıfatı mı var?” dedi. Doğru Tahir Ağabeyin ismet sıfatı yoktu. Güya o imamın vardı.

Kafam allak bullak olmuştu. Rahmetli Tahir Ağabey de hapishanede kaldıkları zamandaki bir olayı nakletmişti. Kısaca ifade edeyim, hapishanede meydancılığı kul hakkından korktukları için kimse yapmak istemiyor, Üstad Hazretleri de: “Bırakın tartışmayı asrın Ömer-il Hattabı gelecek.” diyor. Herkes kim bu asrın Ömer-il Hattabı diye merak ediyor. Üç gün sonra Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi hapishaneyi şereflendiriyor. Üstad: “Kardeşim Mehmet görevi devral” diyor. Bunu duyan Mehmet Efendi kepçeyi eline alıp meydancılığa başlıyor.

Dedim ki, nasıl olsa Mehmet Efendi Sultanahmet Camii’nin baş imamıdır, gidip ondan sorayım. Bir cuma namazından sonra yanına yaklaştım, ellerini öpmek istediğimde ellerini öptürmedi. Ne kadar ısrar ettimse de muvaffak olamadım, çünkü elini kaldıramadım, o an için benim de elini öpmek için eğilmek aklıma gelmedi veya getirilmedi. Buyur sizi dinliyorum dedi. Tahir Ağabeyin ifade ettiği olayı sorduğumda aynen tasdik etti. Ayrıca eserlerin değişmediğini o da ifade etti. Ne var ki, bunun da ismet sıfatı yoktu. O zaman ki kafayla evliyalığın ne olduğunu bildiğim yoktu ki, ben her şeye maddeye özgü kafayla bakmaktaydım.

Dedim bu eserler ilk önce Osmanlıca yazılmış, benim bu dili öğrenmem lazım gelmektedir. Camimizin imamı da o zamanlar Kadıköy Yüksek İslâm Enstitüsünde okuyordu, ben de caminin altında kuaförlük yapıyordum ve bu imamdan Osmanlıcayı, Arapçayı öğrenmek nasip oldu. Artık Risaleleri Osmanlıca okuyordum. Yeni basılanlarla arasında hiçbir değişiklik göremiyordum. Ancak içimde bir ukde vardı. Isparta’ya gidip Üstadın zamanındaki el yazması ve teksir yazılarını araştırdım, en küçük bir değişikliğe rastlamadım. Artık şüphem kalmamıştı ve Risaleleri de kendime yetecek kadar anlamaktaydım. Ve Rabbime çok şükür ki, artık müceddidi bulmuştum. Şu anda zerre kadar bir şüphem bulunmamaktadır.

Geçmiş asırların müceddidleri İmam-ı Rabbani, Mevlana Hazretleri ve saire oldukları gibi, asrımızın müceddidi de Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleridir. Burada şöyle karşı çıkılabilir, bunları söylüyorsunuz fakat senin de ismet sıfatın mı vardır? Evet, çok haklısınızdır, hiç şüphesiz benim de ismet sıfatım yoktur. Öyleyse hodri meydan siz de benim geçtiğim aşamalardan geçiniz ve müceddidi bulunuz. 15 sene sonra bana hak vereceğinizden şüphem yoktur.

Bu kurtuluş çaresi nedir sorusuna tarihten bir misal vermem yerinde olacaktır. Halef oğlu Umeyye’nin kölesi olan Sahabe Efendilerimizden Bilâl Habeş Radıyallahuanh imanla şereflendikten sonra zalim Halef oğlu Umeyye buna etmedik işkenceler bırakmıyor. Ve o, imandan asla vazgeçmiyor. Halef oğlu Umeyye, Bilal Habeş Radıyallahuanhı kendi oğullarından bile daha çok seviyor. İşte bu sevgi, beklenmedik bu haber üzerine korkunç bir nefretle yer değiştiriyor.

“Bilal Müslüman olmuş ve puthanede ne kadar put varsa hepsini parçalamış!” söylentisi Halef oğlu Umeyye’yi önce şaşkın konuma soktu, hakikat olduğunu anlayınca da evlatlarına bile tercih ettiği kölesine karşı merhametsiz bir zalim oldu. Hazret-i Bilal Habeş Radıyallahuanhı, korkunç işkencelere soktu. Kölesi ya! Onun için istediğini yaparmış. Kime ne! Zaten kölenin maldan farkı var mıymış?

Zalim Umeyye böyle düşünüyor. Ve bu mantıktan aldığı hareketle o mübarek sahabeyi tokat ve sopayla dövüyor.
“Muhammed’i inkâr et. Lat ve Uzza'ya dön. İslâmiyet’i ret et!” dedikçe büyük sahabenin cevabı:

Cenâb-ı Allah birdir, Cenâb-ı Allah birdir!!!”
Yeniden tokat, yeniden tekme, yeniden sopa. Bir ağaca sıkıca bağlanan mazlum insanın, patlamış dudak kenarlarından kan sızmaktadır. Gözleri, yanakları şişmiş gözlerinden yaşlar akmaktadır.

Fakat Umeyye’nin kızgınlığı geçmeyip artmaktadır. Nasıl olur? Bir köle efendisi istemezse nasıl Müslüman olur? Diğer müşriklerle birlikte sürüye sürüye kızgın sal taşlarına götürülmektedir. Öylesine kızgın ki, bu düz taşlara et konsa biraz sonra yenecek konuma gelmektedir.
Yine “dininden dön!” teklifi.
Yine ret.
Üzerinde ne varsa çıkardılar. Ancak bir don bıraktılar. Sal taşlarına yatırdılar. Günün en sıcak saatleriydi. Taşlar cayır cayır yakmakta idi. Bu da Umeyye'nin öfkesini dindirmemekteydi.

“Şu koca taşları da üstüne koyun!” diyor ve çakmak çakmak gözlerini işkence altındaki garibin gözlerine dikiyor:
− Muhammed’i yalanla, diyorum sana! İslâmiyet’ten dön! Sende hiç akıl yok mudur? Nasıl da inanmıştım sana! Dön diyorum! Bir cahillik ettiğini söyle haydi. Yoksa öleceksin!
Cevap değişmiyor:
“Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu!!!” “Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka İlâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür!!!”
Altında-üstünde yakıcı taşlar, kavuran Arabistan güneşi, aşırı ısdırap çeken kimsesiz bir insan. Umeyye kâfi görmüyor:
− Kum atın üstüne! diyor.
Sıcak kum, kızgın zeytinyağı gibi vücuduna dökülüyor. Boğazına kadar kumlara gömülüyor. Elleri ayakları bağlı, kıpırdayamıyor. Bin bir zorlukla can çekişiyor gibi nefes alıp veriyor.

Saatlerce böyle ağır işkence çektikten sonra çıkarıp yine ateş gibi sallara yüz üstü yatırıp, sırtına ağır taşlar konulmaktadır. Fakat o mübarek sahabe davasından zerre kadar caymamaktadır.

Zamanımızdakilerin çoğu böyle bir işkenceye maruz kalsaydı Cenâb-ı Allah muhafaza buyursun, ne din ne de iman kalırdı. Bilâl Habeş Radıyallahuanhı ne yaptılarsa vazgeçiremiyorlar. O öyle de diğer sahabeler öyle değil mi, onlar da vazgeçmiyorlar. Peki bu tahammül nereden kaynaklanmaktadır? Tabiî ki imanlarındandır. Şimdi kafamızı iki elimizin arasına alıp şöyle bir düşünelim. Dünyada bugünkü Müslümanlarda, bu sahabeler gibi güçlü iman olsaydı konum nasıl olurdu? Cevabı çok basit, sahabe devri veya Osmanlının şaşaalı devri gibi olurdu. İşte o zaman dünyanın en güçlü devleti biz olurduk, O zaman sözü biz söyler, dünya gündemini biz belirlerdik. Bugün bize zulmedenler o zaman eskiden olduğu gibi atımızın kuyruğunu, askerimizin çizmesini öptükleri gibi şimdi de elimizi ayağımızı öperlerdi.

Günümüzde ise imanlar zayıflamış veya zayıflatmışlar. Yani çeşitli yollarla bizleri dinden, imandan soğutmuşlar. Bu konumu keşfeden veya gönderilen asrımızın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri ilham-ı ilâhi olarak o zor şartlar içerisinde İman Hakikatleri olan Risale-i Nurları kaleme almış veya aldırılmış. Kendisi Lemâlar eserinde: “Bu Risaleleri anlayarak okuyan asrın hakikatli bir âlimi olur,” demektedir. Çünkü kendi hayatı buna şahittir. Neler önermemişlerdir neler, fakat kabul ettirememişlerdir. Kaç defa zehirlemişlerdir, ancak Cenâb-ı Allah’ın izniyle öldürememişlerdir. 28 sene hapisler, sürgünler, akla gelmedik işkenceler bir türlü davasından vazgeçirememişlerdir.

Evet, o mübarek zat görevini ifa etmiş ve berzah âlemine göçmüş gitmiştir, kabri pürnur olsun demekten başka elden bir şey gelmemektedir. Ve Rabbim bizleri başta Peygamber Efendimiz ve Sahabe Efendilerimiz olmak üzere, onu bizlere cennette komşu yapsın diye dua etmek lazım gelmektedir. Âmin.

Şimdi ise bu görev bize bakmaktadır. bu görevi hakkıyla ifa edersek bizlere talebem deyip sahip çıkacaktır. Ona talebe olmaksa ne büyük bahtiyarlıktır. Bu bahtiyarlığı kazanmak için de onun gibi olmak lazımdır. Onun gibi olmak için de Risale-i Nurları okumak, anlamak lâzımdır. Anlayamıyorsak bir bilene sorup anlamak ve hayatımızda yaşamaktır. Anladığımızı anlamak için de kendimizi sınamamız lâzımdır. Şayet Bediüzzaman Hazretlerine yapılan işkenceler, cazip öneriler bize yapılsaydı ne yapardık diye kendimizi sorgulamamız lazımdır. Onun gibi biz de dayanırız, cazip teklifleri kabul yapmayız diyorsak anlamışızdır. Dayanamayız, kabul yaparız diyorsak anlamamışızdır. Okumaya devam, ta ki onun gibi oluncaya kadardır. Evet, ben kasemle ifade ediyorum bu eserler kişiye Bediüzzaman Hazretleri gibi iman kazandırmaktadır. İspatı ise okuyunuz, anlayınız o zaman beni haklı bulacaksınız. Bugünkü Müslümanlar da okuyunca, anlayınca Bedîüzzaman Hazretleri gibi iman sahibi olacaklardır, o zaman sonuç malum olacaktır.

Bir de günümüz hizmetlerinde en büyük eksiğimiz ve yanlışımız Risaleleri kendimiz anlamadan hizmete başlamamızdır. Hizmet yapıyorum derken hizmete en büyük zararı verdiğimizden haberimiz olmamaktadır. Ben kendi hayatımda bunu çok yaşadım, çok yanlışlarım oldu, Cenâb-ı Allah beni af etsin. Çünkü doktor olmayan birinin hastayı tedavi etmesi nasıl olursa, davasını bilmeden hizmet edenler de öyle olmaktadır.

Biz hala bu hakikatleri kabul etmeye yanaşmamakta mıyız?

1- İstifade edilen kaynak: Müjde Peygamberi Efendimiz, Uslu Halil, Yayım Dağıtım Sebat
2- Ebu Davud, Melahim, 1.

[Araştırmacı-Yazar Hüseyin Topuz - Müslümanlara Faydalı Bilgiler- 1]

DİNÎ KONUŞMA NASIL YAPILMALI?

Muhterem Hüseyin Hocam, “Dini sahbetlerde olsun, camilerdeki vaazlarda olsun, hitabet nasıl olacaktır? Hatta bazıları ağlıyor, bazıları da bağırıyorlar.” Beni bu konuda aydınlatırsanız minnettarınız olurum. Selâmlar.

Ve aleykümselâm derhal cevaplayayım, çünkü sizin şahsınızda diğer okurlarımı da cevaplamış olayım. Baki selâmlar.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi Rabbil âlemine vesselâtü vesse-lamü âlâ Resulina Muhammediv ve âlâ âlihi vessah-bihi ecmâin

Bu soruyu dilimin döndüğü kadar cevaplamaya çalışacağımdır. Siz de dikkatli okuyup sabırla takip ederseniz hem sorunun cevabını alacaksınızdır, hem de konu içinde akla gelebilecek soruların cevaplarını bulacaksınızdır. Okuyup sabırla takip etmek zatınızdandır, cevaplamak da zatımdandır, tevessülüm Habibullah’tandır, yardım da ancak yaratıcımız olan Cenâb-ı Allah’tandır.

 Malumunuz çoğunuz tahsilli insanlarsınız. Ne demek istediğimi de hemen anlayacaksınız. Her mesleğin bazı sırları ve hileleri olduğu gibi bu sorudaki konunun da vardır. Hitabet sanatında kitleleri ve cemaati etkilemek için bu konumlar mübah sayılmıştır.

Fakat ben size İslâm’a özgü hitabetten söz edeceğim. Hiçbir din ve ülke, dıştan parçalanmamıştır. Bunun böyle olduğuna da tarihler şahit olmaktadır. Malumunuz tarihte bir Lavrens vardır ve İslâm Ülkelerini birbirlerine düşürüp parçalamıştır. Günümüzde de bu oyunlar aynen oynanmaktadır. Lavrens nasıl yetiştirilip içimize salındıysa günümüzde de aynı kumpaslar oynanmaktadır.

Şimdi tarafsız şöyle bir düşünelim: Bir dine özgü konuşmacı var ki, cemaate dine özgü konuşma yaparken hüngür hüngür ağlıyor ve cemaati de ağlatıyor. Fakat cemaat dışındaki konuşmalarında ağlaması falan bulunmuyor. Bu konuma duygu sömürüsü denilmez de ne denir? Biri de var ki konuşmada hançeresini yırtarcasına konuşup bağırıyor. Burada hemen şu soruyu sormamız ve sorgulamamız lazım geliyor: Peygamber Aleyhissalâtüvesselâm Efendimiz, dine özgü konuşmalarında ağlamış mıdır? Veya cemaate bağırmış mıdır? Günümüzde çok Allah dostları var onlar cemaate nasıl konuşmaktadır? Yine sağ olan talebelerine sorulabilir Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri nasıl dinî konuşma yapmıştır? Ağlamış mıdır, yoksa bağırmış mıdır? Peygamber Efendimiz bu ölçüyü koymuştur: “Kavli leyyin” yani yumuşak ve tatlı sert olmayan sözlerle hitap ediniz. İşte bu ölçüye göre hemen sahtekârlar anlaşılır. Konuşmacı öyle bir ihlâslı konuşacak ki, kendi değil cemaat ağlayacak.

 Zaten bu tür kişileri dinleyenler de hep dini yönden cahildirler, yoksa dinini hakikaten bilenler bunlara zerre kadar önem vermezler. Bakınız dini açıdan diyorum yoksa çoğu en az bir fakülte bitirmiş olabilirler. Zaten bunların amacı da kitleleri kendilerine bağlamaktır. Bedîüzzaman Hazretleri’nin amacı da telebelerini Risaleler vasıtasıyla İslâm’a bağlamaktır.

Biz hala “Kavli leyyin” tarzında konuşmayan dine özgü konuşmacıları tanımamakta mıyızdır?

[Araştırmacı-Yazar Hüseyin Topuz - Müslümanlara Faydalı Bilgiler- 1]


 
  Bugün 1 ziyaretçi (5 klik) buradaydı  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=